Gündem Atlas Kültür Hayat Aras, Altay'daki Taldı Mağaraları'nı Erlik Han efsanesiyle anlattı

Hayat Aras, Altay'daki Taldı Mağaraları'nı Erlik Han efsanesiyle anlattı

Eğitimci yazar Hayat Aras, 'Altay'dan Anadolu'ya Bitikler' dizisinin altıncı bölümünde Taldı Mağaraları'nı, yöre halkının anlattığı Erlik Han efsanesi ve doğal güzellikleriyle kaleme aldı.

Hayat Aras, Altay'daki Taldı Mağaraları'nı Erlik Han efsanesiyle anlattı
Kaynak: BHA

Eğitimci yazar Hayat Aras, “Altay’dan Anadolu’ya Bitikler” yazı dizisinin “Erlik Han’ın Eşiği” başlıklı altıncı bölümünde, Rusya Federasyonu’na bağlı Altay Krayı’ndaki Taldı Mağaraları’nı okurlarıyla buluşturdu. Aras, yazısında mağaraya ulaşmak için uzun ve dik basamakları aşmak gerektiğini belirterek, yolun yükseldikçe zorlaştığını ve ardı arkası kesilmeyen merdivenlerin önlerine dizildiğini aktardı.

Ahşap seyir terasına vardıklarında yorgunluklarının bir anda uçup gittiğini ifade eden Aras, aşağıda orman, ötede kat kat yükselen dağlar, aralarından süzülen vadi ve tüm bu coğrafyaya can veren Katun Irmağı’nın önlerinde açıldığını söyledi. Zorlu tırmanışın büyük bir meraka dönüştüğünü ve görkemli görünümün attıkları her adıma değdiğini vurgulayan Aras, seyir yerinde bir inceliğin dikkatini çektiğini belirtti: Yapı kurulurken ağaçlar kesilmemiş, ahşap yol gövdelerin arasından geçecek biçimde tasarlanmıştı.

Ormanın içinden geçerek ulaştıkları bu açıklığın, insanoğlunun doğaya gösterdiği esirgeyici özenin en güzel karşılığı olduğunu dile getirdi.

Mağaranın adı ve dilsel kökeni

Aras, mağaraya doğru yürürken yol üzerindeki bilgilendirme levhalarında çevrede yaşayan kuşların tanıtıldığını ve koruma altındaki türlere dikkat çekildiğini aktardı. Panonun altındaki yazının bulundukları yeri açıkça gösterdiğini belirten Aras, “Талдинские пещеры-Taldinskiye Peşçerı” yazısının Taldı Mağaraları’nı işaret ettiğini söyledi.

Taldı Mağaraları’nın, Rusya Federasyonu’na bağlı Altay Krayı’nın Altayskiy Rayonu’nda, Katun Irmağı’nın sol kıyısında bulunduğunu ifade etti. Altay Cumhuriyeti sınırının buraya çok yakın olduğunu ancak bölgenin idari olarak Altay Krayı içinde kaldığını kaydetti.

Katun kıyısındaki kayalıkların bağrında çok sayıda mağara, geçit ve doğal boşluğun yer aldığını belirten Aras, ziyarete açılan bölüme doğru ilerlediklerini anlattı.

Yürürken mağaraların adına takıldığını söyleyen Aras, Rusça kaynaklarda Taldinskiye ve Tavdinskiye biçimlerinin ikisiyle de karşılaşıldığını ancak koruma panosunda Taldinskiye yazdığını aktardı. Adın peşine düşünce karşısına güzel bir Türkçe ayrıntı çıktığını belirten Aras, Altay Türkçesinde “tal”ın “söğüt” anlamını taşıdığını, “-du” yapım ekinin eklenmesiyle oluşan “taldu”nun ise “söğütlü, söğüt bulunan yer” anlamına geldiğini ifade etti.

Bu yapının Türk dünyasında oldukça tanıdık olduğunu vurgulayan Aras, Kazakistan’daki Kayındı (Қайыңды) adında da “qayıñ”ın “kayın” anlamına geldiğini ve “kayınlı, kayın ağacı bulunan yer” anlamını taşıdığını söyledi. Taldı ile Kayındı’yı yan yana düşünmenin hoşuna gittiğini belirten Aras, birinin söğüdü, ötekinin kayını yer adına taşıdığını dile getirdi.

Ancak dikkatli bakıldığında çevrede bugün söğütten çok çam ve huş ağaçlarının görüldüğünü ifade eden Aras, yörenin geçmişte baştanbaşa söğütlerle kaplı olabileceğini ya da olmayabileceğini söyledi. Bu yüzden Taldu-Talda-Taldı bağını kesin bir köken açıklamasına çevirmeden dilsel olasılık olarak bırakmanın en sağlam yol olduğunu düşündüğünü belirten Aras, torbasındaki sorulara bir yenisini eklediğini aktardı.

Yer adlarının doğdukları çağın coğrafyasından küçük bir izi uzun yıllar boyunca taşıyabileceğini vurgulayan Aras, Taldı adının da söğüdün bir vakitler bu çevrede ayırt edici bir unsur olmuş olabileceğini düşündürdüğünü söyledi. Dilin burada güçlü bir olasılığın kapısını araladığını belirten Aras, o aralığı yeni karşılaştırmalar yapacağı güne kadar açık bırakıp çocukluğuna gittiğini ifade etti.

Kendisinin de söğütlü bir mahallede büyüdüğünü anlatan Aras, arkın kıyısındaki yaşlı söğütlere herkesten önce bir söğüt bülbülü kıvraklığıyla tırmandığını ve o dalların tepesinde oyunlar oynadığını, bu sahnelerin hâlâ rüyalarına konuk olan en unutulmaz resimler olduğunu söyledi. Sonra bir gün ne o arkın kaldığını ne de mahalleye adını veren söğütlerin kaldığını belirten Aras, seyir tepesinden manzarayı izlerken Taldı’nın anlamının binlerce kilometre uzaklardaki benle buluşuverdiğini ifade etti.

Belki de o gün söğütler gidince yeni oyunlarını sözcükler üzerine kurmaya başladığını dile getirdi.

Erlik Han’ın eşiği

Dışarıdaki sıcaklığın girişte kesildiğini belirten Aras, serin ve nemli bir hava olduğunu, kuş seslerinin geride kaldığını ve su damlalarıyla ayak seslerinin taş duvarların arasında duyulmaya başladığını aktardı. Gün ışığının birkaç adım içinde zayıfladığını söyleyen Aras, az önce Katun vadisine yukarıdan bakarken şimdi taş konutun içinde olduklarını ifade etti.

Uzun yıllar üzerinde çalıştığı ve hâlâ üzerine titreyerek iç içe yaşamayı sürdürdüğü Tuvaca Alday-Buuçu destanındaki Erlik-Lovuñ-Haan’ın sanki sayfaların arasından fırlayıp tam karşısında belirdiğini belirtti. Tuvalarda olduğu gibi Altay inanç anlatılarında da yer altı dünyasını yöneten bu güçlü varlığın artık sadece eski bir metin değil, soluduğu havanın bir parçası olduğunu söyledi.

Bilet alırken sohbet ettiği yerel halkın Taldı’yı doğrudan Erlik’e bağlayan cümleler kurmasının kafasındaki bazı taşları yerine oturttuğunu ifade eden Aras, “İşte ‘Erlik Han’ın Eşiği’ adı bende tam o an, o konuşmaların ortasında doğdu” dedi. Mağaranın bilinmez karanlığına adım atarken içinde büyüyen ürpertici ve çekici duygunun tam karşılığının bu “eşik” sözcüğü olduğunu belirten Aras, sonra bir süreliğine sözcükleri dışarıda bırakıp mağaranın içine girdiklerini aktardı.

Taldı çevresinde yürütülen kazılarda ortaya çıkarılan tarih öncesine ait kültür kalıntılarının buradaki insan varlığının geçmişe uzanan en somut kanıtı olduğunu vurgulayan Aras, mağaranın içinde zaman ölçümünün, boyut algısının ve yön duygusunun silindiğini, ne yerde ne gökte olduğunu hissettiğini söyledi. Çağların içinden yürüyüp insanlığın en eski evrelerine varmış gibi olduğunu belirten Aras, kimi taş duvara resmini çiziyor, kimi öyküsünü kazıyor; biri kemikten ok, öteki boynuzdan takı yapıyordu...

Sevinçler, çığlıklar, ezgiler taşlara çarpıyor, mağaranın karanlığında çağdan çağa yankılanıyordu. Aydınlık dünyaya çıktıklarında yüzyılların kısa bir yürüyüşle geride kaldığını ifade eden Aras, daha demin tarihin en uzak geçmişindeyken şimdi karşılarında motosikletli bir Rus grup olduğunu söyledi.

Türkiye’den geldiklerini söyleyince sözcüklere sözcükler eklendiğini, kahkahanın kahkahayı çağırdığını belirten Aras, içeride atalarının izini aramışken dışarı çıktıklarında yaşayan insanın nefesine karıştıklarını dile getirdi. Mağaranın taşlarında iz bırakanlarla önünde kahkaha bırakanlar arasında upuzun bir zaman olduğunu vurguladı.

Dilek Kemeri ve yerel efsaneler

Rus grupla vedalaşıp yürüdüklerinde karşılarına büyük bir taş kemer çıktığını belirten Aras, Taldı’daki bu doğal kaya köprüsünün Dilek Kemeri adıyla da bilindiğini ve çevresinde dilek tutmaya dair çeşitli uygulamalar anlatıldığını aktardı. Kemerin altında üst üste bırakılmış küçük taşlar olduğunu söyleyen Aras, kendisinin de taş üstüne taş koyarak gördüklerini olduğu yerde, kendi hikâyesinde bıraktığını ifade etti.

Mağaradan inişte nefeslenme bahanesiyle durduğu her dönemeçte yerel insanlara önce esenlik bildirip ardından hızlandırılmış sorularını yönelttiğini belirten Aras, kafasındaki soruları birbirine dolamamak için hepsini önceden sıraya koyduğunu söyledi.

Yorgunluğu unutturan o sıcak hikâyelerin asırlardır bu dağlarda yankılanan eski bir çağrı gibi kulağına ulaştığını ifade eden Aras, bu sözleri unutmamak için kuşaklar boyu buralardan ayrılmayan o torunların; efsaneye dönüşen olayları ilmek ilmek örmek için bir dahaki soluklanma bahanesini beklercesine tam o dönemeçte karşısına çıkıvermiş gibi olduğunu aktardı. Rivayete göre, bir zamanlar bu topraklarda Talda adında; açgözlü, hırslı ve acımasız bir kadın yönetici yaşarmış.

Gözü öyle açmış ki toprağın altındaki sıradan bir taşı bile altın sanıp alırmış. Zorlu tırmanışta eşlik eden o seslerin; bu dikbaşlı kadının bitmek bilmeyen ihtirasını açığa çıkarmak isteyen yiğit Manjerok’un ona dipsiz bir küp sunduğunu; güzel eşi Katın’ın ise yeryüzündeki her şeyi avucuna almak isteyen bu hırsa gözenekleri açık, geniş gözlü bir av ağı ördüğünü anlattığını belirtti.

Bu dipsiz küpü bir türlü dolduramayıp hileye kurban gittiğini anlayan Talda’nın öfkeden çılgına döndüğünü aktaran Aras, “Siz beni dilediğimce doyurmadınız” diye kükreyerek Manjerok’u durgun bir göle, Katın’ı ise coşkun bir ırmağa dönüştürdüğünü söyledi. Ardından öfkesinden ayağını yere öyle bir vurduğunu ki dağ taş sarsıldığını, toprağın yarıldığını ve zalim hükümdarın tüm servetiyle birlikte açılan bu kara yarıklardan yerin altına gömüldüğünü ifade etti.

Nitekim Manjerok’un bugün Katun çevresinde yaşayan bir yer adı olduğunu ve gölün de bu adı taşıdığını belirten Aras, bu coğrafyanın sinemanın da gözünden kaçmadığını söyledi. Altay doğumlu Vasiliy Şukşin’in 1964 yapımı “Böyle Bir Delikanlı Var” filminin çekimlerinin bu çevrede yapıldığını aktaran Aras, Altay’ın sinemayla buluşmasının çok öncelere uzandığını; Sergey İvanoviç Borisov’un 1910’da Altay Görünümleri adlı filmiyle Katun’u ve Altay’dan görüntüleri kayda aldığını ifade etti.

Katın’ın ise hikâyenin içinden sıyrılıp deli taylar gibi akan Katun Irmağı ile buluştuğunu belirten Aras, böylece mağara, göl ve nehrin, basamakları tırmanırken ya da inerken kulak verdiği o seslerin arasında yan yana geldiğini söyledi. Bu rivayetin tarihe ya da yer adlarının kökenine ilişkin bilimsel bir kanıt sunması gerekmediğini vurgulayan Aras, dağ, göl ve Katun oradaydı; insan onlara bakmış, yüreğindeki sözle aralarında görünmez bir yol kurmuştu.

Ziyaret alanındaki taş babanın tarihi bir kalıntı değil, bugünün Taldı’sına ait bir esinti olduğunu ifade eden Aras, dönüş yolunda Katun’un yeniden göründüğünü söyledi. Mağaraya çıkarken yukarıdan baktıkları ırmağın, kayanın içine girip çıkarken vadide akmayı sürdürdüğünü belirten Aras, biraz önce karanlığın içinde “ne yerdeydim ne gökte” diye düşünürken şimdi yerin de göğün de yeniden karşısında olduğunu aktardı.

Aşağıda Katun, çevresinde ağaçlar, ardında mağara, önünde ise uzanan yol vardı. Taldı’dan ayrılırken dönüp defalarca baktığını belirten Aras, “Sular akıyordu.

Biz yürüyorduk” diyerek yazısını noktaladı.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız