Gündem Atlas Sinema & TV Uluslararası Afet Film Festivali'nde Derviş Zaim : “çayın içindeki şeker gibi, hikâyenin içinde erimek”

Uluslararası Afet Film Festivali'nde Derviş Zaim : “çayın içindeki şeker gibi, hikâyenin içinde erimek”

Uluslararası Afet Film Festivali'nde "Afet ve Sinema" söyleşisinde, yönetmen Derviş Zaim ve akademisyen Recep Yılmaz, iklim krizi ve sinemanın toplumsal sorumluluğuna dair değerlendirmlerde bulundu. Sinemanın doğayı sadece arka plan olarak değil, temel bir anlatı unsuru olarak ele alması gerektiği vurgulandı.

Uluslararası Afet Film Festivali’nde “Afet ve Sinema” söyleşisi: Doğa artık dekor değil, özne

Uluslararası Afet Film Festivali kapsamında düzenlenen “Afet ve Sinema” başlıklı söyleşide, yönetmen Derviş Zaim ile akademisyen Recep Yılmaz, iklim krizi, afet bilinci ve sinemanın toplumsal sorumluluğu üzerine kapsamlı değerlendirmelerde bulundu.

Söyleşide, iklim değişikliğinin yalnızca çevresel bir mesele değil, doğrudan bir afet olarak ele alınması gerektiği vurgulandı. Prof. Dr. Recep Yılmaz, sinemada doğanın artık sadece bir arka plan ya da dekor olmaktan çıktığını, başlı başına bir anlatı unsuru ve çözüm bekleyen bir sorun olarak ele alındığını söyledi.

“İnsan merkezli bakıştan kaçınmaya çalışıyorum”

Yönetmen Derviş Zaim ise filmlerinde doğa–insan ilişkisini ele alırken insan merkezli (anthropocentric) bir bakış açısından özellikle uzak durmaya çalıştığını belirtti. Zaim, insan dışındaki canlıların ve hatta cansız varlıkların da insanla benzer haklara sahip öznelikler olarak görülmesinin, hem etik hem de iyileştirici bir yaklaşım sunduğunu ifade etti.

Filmlerinde doğa, gelenek ve estetik

Söyleşide Zaim’in filmografisi üzerinden sinema dili de ayrıntılı biçimde ele alındı. Zaim, belgesel ile kurmacayı iç içe geçirdiği yapımlarında, doğa, kültür ve insan arasındaki sistematik ilişkiyi görünmez bir yönetmenlik anlayışıyla kurduğunu söyledi. Bu yaklaşımı, “çayın içindeki şeker gibi, hikâyenin içinde erimek” sözleriyle tanımladı.

Geleneksel sanatların sinemasındaki rolüne de değinen Zaim, minyatür, hat sanatı ve Osmanlı mimarisi gibi unsurları “arkaik” değil, günümüzde hâlâ yaşayan ve dönüştürülebilen yapılar olarak gördüğünü belirtti. Amacının, bu geleneksel formların ritmini ve yapısını çağdaş sinema diliyle yeniden yorumlamak olduğunu vurguladı.

Sanatlar arası geçiş ve üretim sürekliliği

Zaim, üretim pratiğinde sinema ile sınırlı kalmadığını, roman, performans sanatı ve video enstalasyon gibi farklı disiplinler arasında bilinçli bir geçiş kurduğunu ifade etti. Bu yaklaşımın, anlatının farklı mecralarda dönüşmesine imkân tanıdığını ve sanatlar arasında organik bir süreklilik yarattığını dile getirdi.

“Kendi yaranı anlat, taklit etme”

Genç sinemacılara da tavsiyelerde bulunan Zaim, evrensel bir dil kurmanın yolunun başkalarını taklit etmekten değil, kişinin kendi yaşadığı coğrafya ve deneyimlerden geçtiğini söyledi. “Ayakkabındaki çamur buranın çamuru olmalı” ifadesiyle yerelliğin önemine dikkat çekti.

Kişisel geçmişine de değinen Zaim, çocukluk döneminde tanıklık ettiği 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve göç deneyiminin, sanatında sürekli bir yer değiştirme ve yeni atmosferler arama ihtiyacı yarattığını anlattı.

Deprem, ahlak ve sinemanın uyarıcı gücü

Türkiye’nin bir deprem ülkesi olmasına rağmen bu konuda yeterince film üretilmediğini belirten Zaim, sinemanın yalnızca acıyı göstermemesi gerektiğini, ihmaller, rant hırsı ve ahlaki çöküş gibi nedenleri de görünür kılarak toplumu uyarması gerektiğini söyledi. Geleceğe dair değerlendirmesinde ise, gerekli dersler çıkarılmadığı takdirde insanlığı ağır bedellerin beklediği distopik bir sürece girileceği uyarısında bulundu.

Söyleşi, sinemanın afet bilinci oluşturmadaki rolüne dair derinlikli tartışmalarla sona erdi.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *